BOĞAZIN IŞINLANAN SULARI
İkinci dünya savaşı sıralarında İstanbul Belediye Konservatuarına piyano öğrencisi olarak girmiştim ; Ferdi Ştazer’in öğrencisi idim.
O yıllarda Konservatuar, Tepebaşında Şişhane yokuşunun bitiminden biraz sonraki köşedeki taş bina idi.Ama,katları ahşaptı. Üst salona, çok öğrenci toplandığında esnerdi. Çökme tehlikesi kimsenin aklına gelmezdi.
Cemal (Reşit) beyin Armoni ve “analiz müzikal”dersleri , binaya girince hemen sol tarafta idi. Tramvay durağının tam karşısına gelirdi.Kepenkler açık olduğundan, biz tahtada Cemal beyin azarlarıyla ter döktüğümüz sıralarda tramvay yolcuları bizlere bakıp eğlenirlerdi. Sonradan Muhittin beyin(Sadak) istemiyle bu Tramvay durağına “Konservatuar” adı verilmişti.
Azar deyince Konservatuardaki tüm hocalar kalıma gelir : Piyano dersine girersin Ferdi beyden azar… üstelik, şan hocası matmazel Rosental gelir onunla dakikalarca Almanca dedikodu yaparlardı… Ben zavallı kuş, yeni uzun pantolon giydim dönemdi, piyano başında bekler dururdum. Armoni dersine girersin Cemal bey’den azar ; Tabîi derse gelmişse?... Solfej dersine girersin, Konservatuarın emekli hademesi Osman efendi gelir “bugün Muhittin bey gelmeyecek” derdi… Bir oh! çekerdik.. ondan sonraki derste ve gene ondan sonraki ve daha sonraki derste karşımızda Osman efendiyi bulurduk ; Muhittin bey gelemeyecek…Ara sıra geldiğinde de karşımızda bir barut fıçısı görürdük…Yani! Derdi, ,“siz müzisyen olacağınıza bir kasap dükkâna çıraklık yapsanız daha iyi olur”… Sonra ilâve ederdi :…bilmem iyi anlatabiliyor muyum?... siz, diye .devam eder… ve zavallılara yeni meslekler tavsiye eder, yeni elbiseler giydirirdi…
Ufak yaşıma rağmen bir gün konservatuarın yıkılacağını düşünürdüm. Nihayet bir gün çok kültürlü , besteci olmak için çırpınan fakat niteliği sadece , müzik bilgisiyle sınırlanmış olan Avukat Sadettin Arel geldi. Birden konservatuara çeki düzen verildi. Derslere hocaların devamı intizama girdi. ...
Piyano sınıfında ilerlemiştim artık şancılara ve kemancılara eşlik ediyordum. Benim gibi bir piyano öğrencisi daha vardı : Ergican(Saydam)… Biz ikimiz , hemen ,hemen konservatuardaki şan ve keman öğrencilerinin tümüne eşlik ediyorduk. Öğrenci Konserlerinde ikimiz de piyanonun başında yan yanaydık.. Ben bir öğrenciye eşlik ederken , o sahife çeviriyor sonra yerlerimizi değiştiriyor,Ergican eşlik ediyor, ben sahifeleri çeviriyordum
Fakat, en büyük görevimiz şancılara solfej öğretmekti. öğretmek gereğindeydik.. Çünkü, köklü ve bir solfej dersi yoktu ve çünkü, şancılar ancak genç yaşa geldiklerinde , sesleri artık oturmuş ve değişmeyecek olgunlukta konservatuara girdiklerinden solfej bilgileri bilgisizlik seviyesinde kalıyordu.Ergican’la,saçımızı başımız yolacak kadar zorluk içinde kaldığımız oluyordu. Hiç unutmam bir şan öğrencisi vardı. Ölçüyü sayacağına , mevcut sükûtları sayıyordu. Örneğin bir cümlede dördüncü zamanda şan susuyor ve piyano devam ediyorsa bu 4’ncü ölçü onun için 1’nci ölçü oluyordu Bir de bir viyolonselci vardı ölçü saymak, diye hiçbir kavrama sahip değildi. Ve ona biri ciddî Konserde eşlik etmek gereğinde kalmışım. İleri yaşında saymasını öğrenemeyeceğinden, ben onun , kendine has sayma sistemini öğrenmekle işin içinden çıkabilmiştim..
Ergican ve ben piyano sınıflarında o ilk zamanlarda, üniversite öğrenimine de devam iki kişisiydik. Bu da bize, eserlerin önce yapılarını öğrenmemize ve sonra da yorumu bu yapıya oturtmamız a, cümleleri analiz ederek öğrenmemize ve öğretmemize büyük oluyordu.
Konservatuardaki bu ilk yıllarda kadınlar arasında sesi güzel ve müziği hissedenlerden Âtıfet(sonradan Ankara Operası solistlerinden İlhan Usmanbaş’ın eşi) ile çok sevdiğim arkadaşım Anni Damianidis vardı.Sesi çok güzeldi, müzisyen bir kızdı ; Onunla karma konserler verirdik. Verdiğimiz konserlerden biri de aklımda en iyi konserimiz diye kalan , Kadıköy Halkevinde yeni gelmiş muhteşem bir Bechstein piyano da çaldığım konser idi.
Bu yıllarda bir gün konservatuara bir başka şan öğrencisi daha geldi : Leylâ… Yani Leylâ Gencer… Sesinin tınısına, kadifemsi derinliğine hayran olmuştuk.
Madam Ren Gelenbevi’nin öğrencisi idi. Güzel Fransızca konuşurdu.
Âdet olduğu üzere öteki şan öğrencileri gibi Leylâ da, derse gitmeden önce ya da yeni başladığı bir parça olduğunda bizlerden yani Ergican’la ve benden eşlik isterdi.
Hatırımda kaldığına göre Leylâ’yı son çalıştırdığım Grieg’in bir lied’i olmuştu… Ritmik yapısı çok zordu… Ya da Ritmik hücresi, genelde daima yanlış çalınan ( noktalı sekizlik+ onaltılık+ sekizlik’ten ) oluşan noktalı değerin yutulduğu bir yapı idi. Bu ritmik hücreyi Beethoven’in 7’nci senfonisinin Scherzosun’da duyarız…Ayni hücre , bazen büyük solistler tarafından bile katledilen Mozart’ın ALLA TURCA finalli yani Türk marşlı denen sonatın ilk bölümünü oluşturur. Leylâ – belki ilk kere karşılaştığı bu ritmik hücrenin icrasında oldukça zorlandı- …Ritmik hücreyi Leylâ’nın vücuduyla hissetmesi için, sınıfın içinde (sağ ayağımı bir kere uzun, sol ayağımı iki kere kısa vurarak dolaştım durdum … (Tİİ..tatat).. (Tİİ..tatat)…Sonra Leylâ’nın elinden tuttum ayni “dansı” beraberce icra ettik…. Çok da eğledik.Leylâ’da kahkanın bini bir… Fakat, “ritmik hücre”yi hemen kavradı.
Ergican’dan duyduğuma göre, İstanbul’a gelen bir Alman yönetmen bu hücrenin doğru telâffuzu için, orkestra üyelerinin (AMSTERDAM) kelimesinin ritmini düşünmelerini söylemiş ondan sonra da bu kelimeyi bir çok kere tekrarlamış.Gerçekten bu kelime bir Alman ağzıyla söylenirse, kelimenin yapısı yukarda tarif ettiğim değerleri verir.. Ama, bu adı, bir Türk gibi ve gevşek telâffuz eder ve telaffuz ederken Türkçe düşünürseniz ortaya Alman yöneticinin ihtarıyla birlikte,Orkestra üyelerinin gülüşmeleri kulağınıza gelir..
Sonuçta , madam Gelenbevi’nin dersine beraber girdik ve Leylâ orada ritmik hücreyi gerçekten çok güzel icra etti… Ve bilmem söylemeye gerek var mı, Ağzını açtığı andan itibaren sınıfın içi, sımsıcak, kadife gibi ve hacimli geniş bir sesle doldu.
Leylâ’ya bir kaç kere eşlik ettim, sanırım bir kaç Şubert lied, ve asıl Ravel’in Paôn’u,Tavus kuşu adlı lid’i vardı onu da beraberce ve zevkle çalışmıştık…
Leylâ’ya en çok Ergican eşlik etti hemen tüm öğrenci konserlerinde ve sonra İstanbul’da verdikleri konserlerde da beraber idiler.
Leylâ’nın yorum imkânlarını geliştiren ona ve sesine hayran olan Muhiddin Beydi(Sadak).
Hatırlarım Leylâ’nın son öğrenci konserinde balkondan çiçekler yağmıştı; bu organizasyonu yapan Muhittin beydi. Kendimizi büyük bir Opera sahnesinde sanmıştık ve Leylâ, artık Leylâ Gencer olmak yolunu tutmuştu.
Sonrasını yaşamadım ama sağdan, soldan duydum. Önce Ankara Operasına Korist olarak alınmıştı. Onda sonra Leylâ’yı SCALA operasında görmekteyiz. Bu girilmesi çok zor ve ülkemiz için bir şeref olan yere Leylâ yalnız sesiyle değil ayni zamanda zekâsı ile de girmişti. İtalya’nın Ankara Büyükelçisi ya da söylendiğine göre İtalyan Başbakanından bir tavsiye mektubu kendisine yardımcı olmuştu.. Bu tür bir mektubu alabilmek için her şeyin üstünde onun geniş “tesitürlü” ve kadife gibi sıcak sesine ve de çok ve disiplinli çalışmasına sahip olmak gerekirdi..
Leylâ(Gencer) zekâsının burada da kullanmıştı. Scala’da tüm takılan çengellere karşı , İtalyan bestecilerinin az temsil edilen operalarıyla işe girişmişti.Sonra bu yol onu DİVA TURCA sıfatıyla ulular arası seviyeye yükseltmişti.
İki kara nokta… üzülerek söylemeliyim ki :
…Leylâ(gencer) Paris’te Athena tiyatrosunda bir konser vermişti. Konser gerçekten bir hârika idi. Konserden sonra sıraya girdim ve Leylâ Gencer’i tebrike gittim, imzasını da alacaktım. Sıra bana geldiğinde karşısına dikildim gözgöze geldik. Leylâ bana, Merihten gelen bir yabancı imişim gibi baktı… şaşırdım… Bunun üzerine kendisine Leylâ hanım beni tanımadınız mı? dedim… gene ayni donuk bakışlar…Ben, Halûk, Halûk Tarcan … dedim.. ağzından ufak buz gibi bir haa!.. çıktı o kadar.. .. arkamdan itiyorlardı, imzalaması için programı uzatamadım ve sırtımı döndüm çıktım…Acaba kendisine, Gireg Lied’i hatırladınız mı demem gerekecekti?
Haydi ben onu, en çok belki sekiz, dokuz kere –kusura bakılmasın – çalıştırmış ve eşlik etmiştim belki aklında kalmamış olabilir diye düşünelim.…Tabîı yıllarca ayni çatı altında öğrenci olduğumuz kafasından silinmiş olabilir diyelim…Ya Ergican?
En az üç yıl ona eşlik etmiş, beraber İstanbul’da konserler vermiş olan Ergicanı da tanımakta güçlük çekmiş…imiş!? Yıllar sonra Diva Turca’nın İstanbul’da bir konserinde, makiyyaj odasına gitmiş olan Ergican’a şöyle angaryadan bir göz atmış tanımak için uzun bir bakıştan sonra lûtfen” bir nasılsın demiş ve kafasını çevirip makiyyajına devam etmiş…Acaba , DİVA’Lık gereği mi desek?.. .
Geçelim…
Cumhuriyet’te okudum : Opera hastasıyım ama kayıtlarını hiç dinlemedim,çünkü bulunamıyor ..diyenler, sanırım,Bu üzüntüyü ileri sürenler genelde,Paris’e gelip “Kristiyan Diyor ile Kristiyan Demiyor” mağazalarını ezberleyenlerden olmalılar. Bu sayın turistlerimizin arasında kitap ya da plâk alanlarını pek nadir olarak gördüm. Eğer Galeri Lafayet’in plâk bölümüne bir göz atsalardı, Leylâ Gencer’in Macbeth’ini ve daha başka birkaç albümünü raflarda görürlerdi.Bunlardan ancak bir tek albümü, Macbeth’î alabildim, Maliye bakanım fazlasına izin vermedi..
İşte bu Macbath’i Leylâ Gencer ,Palermo Orkestra ve Korosuyla Vittorio Gui yönetimde , G. Taddei, M.Picchi, F.Mazzoli ile 14 ocak 1960’da Palermo’da Teatro di Massimo’da , Temsil esnasında vermiştir.
Ayni albümün 1982’de (İ.M.J.İnternational Music of İtaly) tarafından copyright’ı alınmış bulunmaktadır.
Leylâ Gencer üstün yeteneği, nadir bir sese sahip olarak, zekâsını da kullanarak Ülkemizi uluslar arası arena’da pek çok kereler başarıyla, şerefle temsil etmiştir Tüm Opera dünyası bir DİVA TURCA’nın varlığını kabul etmiştir.
Kafatasının içi ortaçağ karanlığında kalmış bir kişi, Leylâ Gencer’in külleri boğaza serpildiğinde ,Boğazın suları kirlendi demişti…Aslında, çok uzun yıllardan beri kirli akan Boğazın suları Leylâ Gence’rin külleri ile ışınlanmıştır. .
Halûk Tarcan |