*21 Mart Cumartesi günü Sabah'ta yayınlanan Engin Ardıç'ın yazısı;**
Atatürk'ün pasaportu var mıydı?
Atatürk'ün yurt dışına hiç çıkmadığını hep biliriz... Bu, büyük
bir erdem olarak pazarlanmıştır: Kendisi hiçbir yere gitmeden herkesi
ayağına getirmiş!
Herkes dedikleri, İran şahı ve İsveç kralı gibi "kıyıdan
köşeden" adamlar, bir de İngiliz kralı Edward tabii... Yanında da Mrs
Simpson... Ama o da aşkı uğruna kısa bir süre sonra tacı tahtı
bırakacağından, bu gezinin bir yararı olmamış.
Olamazdı da... İngiliz kralı ya da kraliçesi "hüküm sürer ama
idare etmez" ... Meclise izinsiz giremediği, seçimlerde oy
kullanamadığı gibi, dış politikaya da karışamaz!
Bunun dışında kim gelmiş Türkiye'ye? Hitler mi, Stalin mi,
Mussolini mi, Roosevelt mi, Hirohito mu? Hiçbiri.
Keşke İspanyol başkanları Alcala Zamora ya da Manuel Azana
gelselerdi de, "asi generallere" karşı İspanyol Cumhuriyeti'ne sahip
çıkma onuruna kavuşsaydık yahu...
Ama niçin geleceklerdi? Türkiye önemli bir ülke değildi ki,
kendi kabuğuna çekilmiş, yaralarını sarmaya ve Batılılaşma girişimini
temele indirmeye çalışan, "dünya sahnesinin önünden çekilmiş" bir
ülkeydi... Her türlü Osmanlı mirasını da reddettiği için (borçların
bir kısmı hariç!), "beni kendi halime bırakın, karışmayın, bulaşmayın" der
gibiydi dünyaya...
Atatürk'ün yurt dışına hiç çıkmamış olması niçin büyük bir
başarı olarak değerlendirilmiştir?
"Kendi kabuğuna çekilmek, kendi yağıyla kavrulmak" erdem sayıldığı
için!
Bu da memur zihniyeti değilse, memur zihniyeti başka nasıl olur acaba?
Ve de Atatürk'ün bazı Anadolu kasabalarını dolaşmış olması niçin büyük
birer olay gibi pazarlanmıştır? Hele İstanbul'a her gelişi niçin "tarihi
gün" sayılmıştır?
Yani tasavvur edebiliyor musunuz, Hitler'in Stuttgart'a gelişi
bayramı, Mussolini'nin Venedik gezisi şenlikleri, Stalin'in Odessa'yı
ziyaretinin bilmem kaçıncı yıldönümü kutlamaları... Var mı böyle bir
yağcılık?
Toplum o kadar "donuk", ulaşım o kadar yetersiz durumdaydı ki, bir
yerden bir yere gitmek başlı başına heyecan verici, serüven gibi bir şeydi o
dönemde...
Keşke bu gibi çarçur gezilerle övüneceğimize, "Atatürk'ün uçağa binip
Atina'ya gitmesi ve eski düşmanlarını kucaklaması, Atatürk'ün Cenevre'de
yaptığı ünlü Milletler Cemiyeti konuşması, Atatürk'ün tarihi Beyaz Saray
ziyareti, Atatürk'ün meşhur Moskova gezisi, Atatürk'ün unutulmaz Paris barış
görüşmeleri" gibi hatıralar
kalsaydı... Ayıp mı olurdu, günah mı?
Belki o zaman Cumhurbaşkanlarımızın ya da başbakanlarımızın dış
gezileri de memurlarımıza ve memur ruhlularımıza küfür gibi
gelmezdi!...
Atatürk hiç yurt dışına çıkmadı dedik, bu hem doğrudur hem yanlış...
Atatürk yurt dışına çıkmadı ama, Mustafa Kemal çıktı!
Libya'ya gitti çarpışmaya ama orası yurt dışı sayılmıyordu...
Bunun dışında Sofya'ya, Berlin'e ve batı cephesine de gitti görevli
olarak, Viyana üzerinden Karlsbad'a da gitti (Karlovy Vary) sağlık
nedenleriyle...
Ama o zamanlar bir "imparatorluk subayıydı" ...
Hani şu nefret kustukları Osmanlı İmparatorluğu vardı ya, onun
ordusunda subaydı.
1919 yılında ordudan istifa edene kadar bir Osmanlı subayıydı.
Hadi kim hayır diyecekse desin de alnını karışlayım.
……………………….
Engin Ardıçın alnını yaşamış olduğum olaylarla karışlayacağım
Yıl 1936… İngiltere kralı VIII Edwvard’ın İstanbu’lu ziyaretleri
Engin Ardıç’ın sıraladığı incilere göre: “….İran şahı ve İsveç kralı gibi "kıyıdan
köşeden" adamlar, bir de İngiliz kralı Edward tabii... Yanında da Mrs
Simpson... Ama o da aşkı uğruna kısa bir süre sonra tacı tahtı
bırakacağından, bu gezinin bir yararı olmamış.
Olamazdı da... İngiliz kralı ya da kraliçesi "hüküm sürer ama
idare etmez" ... Meclise izinsiz giremediği, seçimlerde oy
kullanamadığı gibi, dış politikaya da karışamaz!
“… İngiliz Kralı kıyıdan köşeden adam…” Yanıt 1- Tahtan feragat etmeğe hazır bile olsa, İngiliz imparatorluğunun başındadır İMPARATORDUR..Henüz Hindistan ayrılmamıştır. İmparatorluk bütün dominyonları ile tüm kudretine sahip olarak ayaktadır.
“…Bu gezinin yararı olmamış…” Yanıt 2 : İngiltere, Osmanlı imparatorluğunda olduğu gibi Türkiye’yi yanına, avucuna almak siyaseti gütmektedir. Bunun için, Kral Edward, Çanakkale şehitlerini ziyaret bahanesiyle, yatıyla ve sevgilisiyle Çanakkale’ye gelmiştir.
Atatürk , kralın maksadını tahmin ettiği için Çanakkale’ye kadar gelmişken ,İstanbul’u da ziyaret etmesinin bir dostluk tezahürü olacağını kendisine duyurmuştur. İstanbul donanmış, samîmi bir şekilde karşılanmıştır.
Kral VIII Edward, Atatürk’e , beklediği gibi bir dostluk antlaşması teklifinde bulunmuştur. Atatürk bu teklifi – görünürde- müspet karşılamıştır. Bu müspet reaksiyon üzerine Kral Edward baklayı ağzından kaçırmıştır :
anlaşma imzalarız ama, bir şartla … Ruslarla hiçbir anlaşma imzalamayacaksınız…Atatürk’ün cevabının ne olduğunu söylemeye gerek yok…
Atatürk’ün politikası, hiç bir ülkenin şartlarına tâbi olmadan kendi egemenliğine sahip olarak yaşamaktır. Esasen, bu tür teklifler sıklaşınca , Atatürk son nutkunda şu temel prensibi açığa çıkarmıştır :
· ikili anlaşmalar taraflardan birini esareti ile sona erer. Bu nutuk 1938’de Atatürk Dolmabahçe’de hasta yatağında yattığından başbakan Celâl Bayar tarafından 28 ekim 1938’de TBMM’nin açılışında okunmuştur.
“…. Dış politkaya karışmaz…” yanıt 3 : İngiltere’nin geleneksel emperiyalist dış politikasını uygulamak için İstanbul’a gelmiş olması politikayı bizzat eline almış olduğunu gösterir….Becerekli, her işi kendi çabasıyla çözümlemek isteyen bir kişi olduğundan halkı tarafından kısa sürede çok sevilmişti..
“…Türkiye önemli bir ülke değildi ki,
” Yanıt 4 : Kral Edward’in , İstanbul’a Atatürk’ün ayağına kadar elmiş olması bu paragrafın ne kadar saçma, olduğunu, saptırma için çırpınan bir cahilin kaleminden çıkmış bir paragraf olduğunu ortaya koymaktadır.
Engin Ardıç devam ediyor:
“….Türkiye,kendi kabuğuna çekilmiş, yaralarını sarmaya ve Batılılaşma girişimini
temele indirmeye çalışan, "dünya sahnesinin önünden çekilmiş" bir
ülkeydi... Her türlü Osmanlı mirasını da reddettiği için (borçların
bir kısmı hariç!), "beni kendi halime bırakın, karışmayın, bulaşmayın" der
gibiydi dünyaya
yanıt 4 : İrah Şehin şahı Riza PehlevÎ hazretlerine : dikkat demişti, ülkenden bu hacı, hoca ve şeyhleri def etmezsen kısa sürede ülken yobaz yönetimine girer(!!!???) …
.yanıt 5. Afgan 5 .kralı Emanullah Han’ a da ,
· “ yakın gelecekte, tüm imparatorluklar yıkılacaklardır, ülkeniz fakir ve muhtaç durumdadır, size yardım edeceğiz ve o günler geldiğinde ülkenizi her tür sarsıntıya hazır olacaktır”…İşte buna VİZYON adamı denir ; Türk ülkelerini Afganistanı da içine alarak bir Türk kültür dünyası yaratma vizyonuna sahipti…
Bugün, Rusya bu rolü oynamakta Asya ülkelerini bir araya getirmeğe çalışmaktadır.dır…. Biz İnönü’nün imzaladığı İKİLİ ANLAŞMALAR’dan nasıl kurtulacağımızı bilmeden
yanıt 6 :
· Mussolini ve Hitler için, bunlar maceracı kişilikleriyle dünyayı kana bulacakladır diyordu ve bu ülkelerin Balkanlara inmesine engel olmak için BALKAN ANTANTINI gerçekleştirmişti..
Yanıt 7 :
· İMussolininin, Antalya yöresini isteyecek şekilde konuşması üzerine hemen onun, ordu’nun EGE MANVRALARI ile ağzını tıkamıştı
Gerisine yanıt vermeğe gerek yok. Zaten yanıtımız ona değil, halkımıza,bu saçmaları bahane ederek gerçeği anlatmak…
Engin Ardıç’ın yazısına ayırımlarıyla, zamanında cevap vermiş olan sayın Hıncal Uluç'un, Engin Ardıç'a yanıtından bir cümle ile bitiriyorum.;
“… İngiliz Kralı yetkisiz.. Peki yetkilisi, hem de azılı Türk
düşmanı Lloyd George ne dedi, hem de Birleşik Krallık Millet
Meclisinde..
"Arkadaşlar, yüzyıllar nadir olarak dahi yetiştirir. Şu
talihsizliğimize bakın ki o büyük dahi çağımızda Türk Milleti'ne nasip
oldu. Mustafa Kemâl'in dehasına karşı elden ne gelirdi..."
az daha unutuyordum : Napoleon’un pasaportu var mı idi?
Mecidiyeköy 05 / 11/ 09
|